Ayakkabıcılığın ordinaryüsü Hasip Erençetin işin kitabını yazıyor.
AYAKKABI USTASI
Tam 62 yılını bu mesleğe vermiş bir usta, ayakkabıcılığın ordinaryüsü Hasip Erençetin. Çarık, yemeni yaparak başladığı meslekte yıllar içinde Japonya'dan da müşterisi olmuş, Almanya'dan da. Sekiz yıldır deneyimlerini, İstanbul Ayakkabıcılar Odası'nda verdiği kurslarda gençlerle paylaşan Usta, bir taraftan da üçü teknik bilgilerin, biri de anılarının yer aldığı dört kitap yazıyor
Hasip Erençetin, daha yedi yaşında babasının yanında başladığı ve 12 yaşından bu yana aralıksız sürdürdüğü mesleğine aşık bir usta. Tam 75 yaşındaki usta, "Annemin karnından ayakkabıcı doğmuşum" diyor, bu sevgisini anlatırken. Çünkü ayakkabıcılık hem baba hem anne mesleği. Babasının dükkânının dışında, kendi tabiriyle 'padişahlık zamanında' İstanbul'dan Bolu'ya gelen kalfaların yanında çıraklık yapmış ilk zamanlar. Çok küçük yaştan beri mesleğin içinde olduğu için, yemeni, çarık gibi bugün üretilmeyen çeşitleri de zamanında yapmış ayrıca. Daha sonra, henüz 16 yaşındayken, İstanbul'dan gelen kalfalardan birinin kendisinde mesleğe yatkınlık gördüğünü söylemesi ile düşmüş İstanbul yoluna. İlk durağı, İstanbul'un eski semtlerinden Küçükpazar olmuş, 1952'de de, "Orası kunduracıların üniversitesidir. O zamanlar, oradan çıkmayan bir kunduracıyı piyasa makbul saymazdı." dediği Beyazıt'taki Çatal Han. Oradaki iyi ustaların da rahle-i tedrisatı ile geçen sekiz yılın ardından, kendi kendinin ustası olma kararı ve 1960'da başlayan Güney Han günleri. Tabii o kadar da kolay olmamış kendi işini kurmak: "O zamanlar ustalık kolaydı. Mağazacılar seviyordu dürüst insanları. Hepsini kalfalıktan tanıdığımız için herkes birbirine güvenirdi.
Benim sermayem yoktu. Beyoğlu'nda Sümer mağazasında İsmail Bey vardı, o yardım etti de ilk malzemeleri aldık." 1964'te ise Beyoğlu'na çıkıyor Hasip Usta, Kurabiye Sokak, Marmara Han. Yanında çalışanların sayısı yavaş yavaş artıyor zamanla, bir ara 80 kişiyi bulmuş hatta.
1974'de İtalya ile yurtdışı seferleri de başlamış Hasip Usta'nın. Orada işlerin nasıl yürüdüğünü yerinde görmek istemiş, fikir edinmiş, dostluklar geliştirmiş İtalyan meslektaşlarıyla.
Kazakistan merasim taburunun çizmeleri Usta'dan
80'li yıllarla birlikte artan talepler ve zanaatkârlığın zaman istemesi nedeniyle, onu karşılayamayan üretim. Ama Japonya, Hollanda, Almanya, Kazakistan gibi çok çeşitli ülkelere ayakkabı yapıp satmış Hasip Usta o yıllardan bu yana. Japonya'da bir firma için ayakkabı yaptığı dört seneyi şöyle anlatıyor örneğin: "Adımı duymuşlar. Sipariş verdiler. Kısa bir süre sonra da nasıl çalıştığımı görmek için kalabalık bir grupla kontrole geldiler. O, ilk ve son gelişleri oldu, bir daha da gelmediler. Dört senenin sonunda birlikte çalışmayı bırakmamızın sebebi de oradan gelen siparişlere yanıt veremememdi. Bana fabrika kur dediler, ama ben istemedim."
Kazakistan'a satılmak üzere yaptığı çizmelerin biraz da acı bir hatırası var Hasip Usta'da: "Kazakistan'ın merasim taburuna uzun çizme yapmam için beni buldular. Sene 1994. Rusya'da Ermeni bir usta varmış, önce ona ulaşmaya çalışmışlar, ama olmamış. 1995 senesinin Ekim ayının sonunda yapılacak törene yetiştirilmek üzere siparişi verdiler. Ama o yıl Ekim ayının başında eşim vefat etti. Siparişler yetişmeyecek. Bir arkadaşım bana siparişlerin bir kısmını makinede yapmayı önerdi. Onlar benden tamamını el yapımı istemiş, ben öyle söz vermişim. Ama Kazakistan'a sorduk, onlar da törene yetişmesinin daha önemli olduğunu söyleyerek kabul ettiler. Siparişleri törene yetiştirdik."
İsimsiz kitapların mahir yazarı
Bilginin kuşaktan kuşağa sağlıklı bir şekilde aktarılmamasının Türkiye'deki genel bir sorun olduğunu düşünen Hasip Usta, kendine düşen görevi yerine getirmek için ayakkabıcılıkla ilgili dört kitap yazmaya karar vermiş. Biri model, biri imalat, diğeri de takımlar hakkında olan kitapların üçü mesleki teknik kitaplar. "Benim bu konularda okuduklarım genellikle toplama kitaplar. Belki bu eksikliği ortadan kaldırabilirim düşüncesi ve çevremdeki arkadaşların ısrarı ile bu konuda çalışmaya başladım." diyen ustanın dördüncü kitap ise, meslekle ilgili deneyimlerini içeriyor ustanın. Kitaplar henüz isimsiz.
İmalat atölyesini 2001'de oğluna devreden Usta, o zamandan beri İstanbul Ayakkabıcılar Odası'nda, sadece dokuz öğrencilik sınıflarda gençlerle tecrübelerini paylaşıyor. "Kalabalıkta hem öğrenmesi zor, hem öğretmesi." diyen Usta, el becerisi, estetik ve göz zevkinin bir arada olması gereken bir meslek olarak tanımlıyor, 63 yıldır bitmeyen bir şevkle sürdürdüğü ayakkabıcılığı.
Ustasının ağzından
* Benim çocukluğumda, gençliğimde dünyanın en iyi ayakkabı ustaları Türkiye'deydi. Ama maalesef bugün öyle değil.
* İtalya'ya gittiğimde oradaki meslektaşlarıma, 'Siz nasıl bu başarıyı yakaladınız ayakkabıcılıkta?' diye sordum. Onlarda bana, 'Ayakkabıcılıkla ilgili hangi sektörler varsa, dericisi, tokacısı, kalıpçısı bir araya gelip biz bu işi en iyi nasıl yaparız diye konuştuk ve bu doğrultuda hareket ettik' dediler. Onlar bunu yaparken, biz yurt dışından içeriye ayakkabı tokası bile sokamıyorduk, gümrükte el koyuyorlardı.
* Aslında İtalya da eski İtalya değil. İtalyanların en büyük artısı makine aksamında iyi olmaları. Bir de bunu markaları ile daha da güçlendiriyorlar. Bizde Avrupa'daki gibi çok eski, 100-150 senelik firmalar yok maalesef.
* Ayakkabı dışında, motorcular için bileklik, biniciler için özel çizmeler de yapıyorum. Genç meslektaşlarıma da öneriyorum bu tür farklı alanlara yönelmelerini.
* Yurtdışında imajımız iyi. Ama örneğin burada ben varım, Gaziantep'te Truva filmi için de çalışan başka bir meslektaşım, Diyarbakır'da diğeri. Sadece yaşlılar. Peki ya devamı?
* İmalatında hata olduğu bilinen bir ayakkabının satışa çıkarılmasına çok karşıyım. Bizim de üretim hatalarımız oluyor; ya kendi yerimizde, defolu olduğunu müşterimize söyleyerek satıyoruz ya da Kızılay gibi kurumlara vererek, ihtiyacı olan insanların kullanmasını sağlıyoruz.
* Ben hiç ayakkabı satın almadım. Ya kendim yaptım ya da ustalığına çok güvendiğim arkadaşlarımın yaptığı ayakkabıları giydim.
İyi bir ayakkabı nasıl seçilir? Nelere kadirdir?
Hasip Usta, iyi bir ayakkabının nasıl olması gerektiğini söylemeden önce, ayakkabıya gereken önemin verilmediğini söylüyor bir serzenişle. Sonra da şu sözler dökülüyor ağzından: "Misal, yeni bir ayakkabı aldınız. Eğer ayakkabınız vurduysa, sıktıysa sizin aklınız nerde olur? Ayağınızda olur tabii. O gün hiçbir iş yapamazsınız. Bu kadar basit. Ayaklar beyin kadar önemlidir."
Deri ayakkabının kalitesini anlamak için özel bir uzmanlığa gerek olmadığını belirten Usta, zaten gerçek bir deri ayakkabının ele alındığında yumuşaklığı ile elde bir güzellik bırakacağını söylüyor. Daha sonra da ökçenin önemini ve suni derinin zararını dile getiriyor şu sözlerle: "Ayakkabının ökçesi çok önemli. Sıfır topuk dediğimiz, çok alçak ökçe sağlıksızdır. Bilhassa spor ayakkabılarda çok kullanılır. Biraz yürüdüğünüzde belinizi ağrıtır. Spor ayakkabılarda, ayakkabının içinde bile olsa en az bir buçuk santim ökçe payı olmalı. Toplam taban 2-2,5 santim olmalı. Fazla yüksek topuklu ayakkabı giymek de büyük bir hatadır. Gerek spor ayakkabıda gerekse kösele ayakkabıda ökçenin tam basması çok önemli.
Kadınların, doğacak çocuğuna da tesir eder. Ayakkabının gerçek deriden yapılıp yapılmadığını ve tabanında ne tür bir malzeme kullanıldığını mutlaka sormak lazım satın almadan önce. Suni deri bilhassa küçük yaştaki çocuklar için çok sakıncalı. Ayağın mutlaka hava alması lazım, ama suni deri hava aldırmaz. Eğer küçükken uzun süre suni derili ayakkabı giydiyseniz, ilerde mutlaka ayağınızla ilgili bir sağlık sorunu ile karşılaşırsınız. Örneğin taban düşmesi olur. Ayrıca Japon köselesi olarak da bilinen suni köselenin kullanıldığı ayakkabıları kesinlikle satın almamak, giymemek lazım."