aralık - ocak 2010
Hayat Rotası | orkestra | 
Sayı : 14
English
French
Georgian

http://www.tavnewsport.com
İçindekiler
Anasayfa
CEO'dan
Gündem »
Gezi Notları »
Kapak Konusu
Risk&Kontrol
İş Rotası
Havacılık Trendleri
Yönetim
TAV Dünyası »
Sağlık
Cin Fikirler
Yaşam Döngüsü »
Sosyal Bilgiler »
Teknoloji
Güçlü Halka
Hayat Rotası
Ellerin Mücizesi
Ajanda »
Aktif Hayat »
Platform
Summary
Port Anket


Bir Müzik Misyoneri: Cem Mansur


Müzik eğitimini Londra'da City University, Guildhall School of Music and Drama ve Los Angeles Filarmoni Enstitüsü'nde alan Cem Mansur, canlı bir konser izlemenin her kalbi fethedecek atmosferini, daha fazla insanla buluşturmayı görev edinmiş gerçek bir müzisyen... Bu görev için alışılmadık programlar tasarlayan Şef Cem Mansur, Türkiye'den 10 ayrı üniversiteden katılan 93 öğrenciyle oluşturduğu ve aynı zamanda TAV Havalimanları'nın da sponsorları arasında yer aldığı, Ulusal Gençlik Senfoni Orkestrası'nın şefliğini yürütüyor.


1981 yılından itibaren sekiz yıl boyunca İstanbul Devlet Operası şefliğini yapan Mansur, 1985 yılından sonra çalışmalarını yurtdışında yoğunlaştırdı. Son 10 yıldır da Akbank Oda Orkestrası Daimi Şefliği'ni yürütüyor. Barok çağdan günümüze kadar geniş bir yelpazeyi kapsayan repertuarında, alışılmamış ve unutulmuş eserlere de yer veren Mansur, İngiltere'nin en eski ikinci korosu Ipswich Choral Society'nin Fahri Başkanı aynı zamanda... Son dönemdeki en heyecan verici projesi, kurucusu olduğu Ulusal Gençlik Orkestrası, hem Türkiye'de hem de birçok Avrupa kentinde müzik dinleyicilerini büyülemeye hazırlanıyor. Mansur'a göre müzik, her derde deva kadim bir ilaç gibi iyi gelebilir insanlığa... Bir kulak versek, dengenin, orantının, tarihin, coğrafyanın, barışın ve felsefenin anahtarını bulabiliriz burada... Dinliyoruz...

1985 yılından sonra yurtdışındaki çalışmalarınızı yoğunlaştırdınız; Kuzey ve Orta Avrupa, İspanya, Meksika, İsrail, Güney Afrika ve Rusya'da çalıştınız... Bu kadar çok ve farklı coğrafyalarda çalışmış olmak sizde neyi değiştirdi? O ülkelerdeki müzik üretim ortamını, seyirciyi ve müzisyenlerin sahip olduğu imkânları Türkiye'dekilerle kıyaslıyor musunuz?

CEM MANSUR: Zaten bir süre sonra bir müzisyenin kariyeri arzu edildiği yönde gelişiyorsa, uluslararası bir boyut giriyor işin içine... Ben sekiz yıl boyunca Oxford Şehir Orkestrası'nın başındaydım, hâlâ devam eden konuk şefliklerim var, fakat İstanbul Devlet Operası'ndan ayrılıp buradaki sekiz yılımdan sonra yurtdışına gittiğimde, tabii ki kıyaslama yaptığım oldu. Ama her zaman olumsuz bir kıyaslama değil bu... Dünyada pek çok farklı sistem, değişik teknik seviyE ve değişik disiplin alışkanlıkları var; ben bunların hepsinden bir şey öğrenerek döndüm daima. Türkiye'de pek çok konuda olduğu gibi bu konuda da ortalarda bir yerlerde olduğumuzu gördüm. Kendimizi daima en yüksek uluslararası standartla kıyaslamaktan korkmamamız gerektiğini unutmamak lazım. Çünkü insan sadece kendi ülkesinde çalışıyorken, hem bilinçaltında oranın şartlarını en iyisi olarak kabullenmeye başlıyor hem de daha iyisi olabileceğine dair inancını yitiriyor. Oysa bizde sanılandan daha iyisi olabilir. "Daha iyi"nin standart olduğu yerlerde çalıştığınız zaman bu işe girişebilirsiniz. Bu bakımdan o kıyaslama iyi bir şey aslında. Ben '85 ile '97 arasında yoğun olarak yurtdışındaydım, şimdi daha fazla oranda Türkiye'deyim; bu aslında bir müzisyen olarak beni daha çok tatmin eden bir süreç... Yurtdışında çok iyi salonlarda, özellikle idari sorumluluğum olmayan programlarda şeflik yapmak benim için çok keyifli tabii, ama buna rağmen müzisyen olarak anlamlı bir katkıda bulunduğumu hissettiğim yer, Türkiye... Çünkü bir batılılaşma arzusu olarak değerlendirilen bu disiplinin, temelde kendini doğulu olarak tanımlayan bir toplumda aslında ne kadar çok işe yaradığını görüyorum. Avrupa'da birçok şey kanıksanmıştır ama Türkiye gibi yerlerde evrensel müziğin gerçek gücünü görüyorsunuz.

2004 yılında Bursa Filarmoni Derneği'nin, büyük oranda Avrupa Birliği tarafından desteklenen projesi kapsamında kurulan Türkiye'nin ilk Uluslararası Çocuk Senfoni Orkestrası'nın sanat direktörlüğünü ve şefliğini üstlendiniz. 11-16 yaşları arasında 42 çocuğun katılımıyla kurulmuştu bu orkestra... Sonra da Ulusal Gençlik Senfoni Orkestrası'nı kurdunuz ve halen şefliğini yapıyorsunuz. Nasıl bir deneyim çocuklar ve gençlerle çalışmak?

CEM MANSUR: Çocuklarla çalışmak çok keyifliydi tabii... Onun devamında kurduğumuz Gençlik Orkestraları Derneği bünyesinde oluşturulan Ulusal Gençlik Senfoni Orkestrası (UGSO), şu anda bana en keyif veren şey belki hayatımda... Üniversite eğitimini bitirmemiş öğrencilere açık bir orkestra ve çok yüksek bir teknik seviye var. Bu kadar genç müzisyenlerin böyle çalması, insana "Vay be, Türkiye'de bu iş ne olabilir" dedirtiyor. Ama okuldan sonra özellikle Türkiye'de devlet kurumları sisteminde bir hantallık var; çocukların 18-19 yaşlarındaki performansının 10 yıl sonra varılması gereken noktada olamadığını görüyorsunuz, bu çok üzücü...

O şevk ve heyecan zamanla kaybediliyor herhalde...

CEM MANSUR: Profesyonellikte o şevk ve heyecanı her zaman korumak zordur, çünkü bu bir meslek ve insanların hayatlarını kazanmak için yaptıkları iş. O tarafı, bazen müziği neden meslek olarak seçtiğimizi, hatta aslında müzikten başka bir iş yapamayacağımızı bize unutturabiliyor. Türkiye'deki devlet kurumlarının da bunda etkisi var; tmamen rekabete kapalı ve durağanlık var. Zaman zaman çok iyi orkestralar çıkmasına rağmen, rekabetin olmayışı müziğin baş düşmanı haline geliyor.

Ulusal Gençlik Senfoni Orkestrası'nın önümüzdeki dönem programı nedir?

CEM MANSUR: Çocukların sömestr tatilinin örtüştüğü dönemde herkesi toparlayabilirsek, 2009'un kadrosuyla birkaç konser daha yapmayı planlıyoruz. Fakat bu orkestra, her yıl sınav açılarak baştan yenileniyor, amacımız eşit fırsat tanıyıp herkese o tecrübe yolunu açabilmek. Dolayısıyla kadro her yıl yüzde elli oranında değişiyor.

Nasıl seçiliyorlar?

CEM MANSUR: Orkestraya katılmak isteyen konservatuar öğrencileri sınava giriyor, küçük bir dinleti yapıyorlar. Bu kış aylarında 2010 yazı için kurulacak orkestrayı oluşturacağız. Önümüzdeki yaz Sabancı Üniversitesi'nde 15 günlük bir kamp dönemimiz olacak ve birkaç konser vereceğiz. Demokrasi laboratuarı adını verdiğimiz ve orkestranın işleyişinden ne öğrenilebilir gibi konuların konuşulduğu ilginç, eğlenceli halka açık seminerler yapacağız. Sonra Almanya'da başlayıp İtalya'da biten büyük bir Avrupa turnemiz olacak. Bu da önemli gençler için, çünkü Avrupa'nın önemli ülkelerinde, iyi salonlarında ve en iyiye alışmış dinleyicinin önünde çalmaları, en mükemmeli zorlamak noktasında güzel bir deneyim olacak.

Ağustos 2009'da Topkapı Sarayı'nda Ulusal Gençlik Senfoni Orkestrası'nı yönettiğiniz konser, daha önce İdil Biret'in başına geldiği gibi hedef gösterilmeye ve sabote edilmeye çalışıldı. Olumsuz bir etkisi oldu mu bu kışkırtmaların?

CEM MANSUR: Özellikle müzik camiasından, genç müzisyenleri her koşulda desteklemek gerektiğini düşündüğü için orada olan insanlar vardı eminim, fakat tedirgin olup gelmeyenler de olmuş olabilir. Çünkü korku çok anlaşılır bir durum... Fakat şuna çok memnun oldum: İdil Biret konserinde yaşananlara sebep olanlara dava açılmış, bütün o özür seremonilerine rağmen... Çünkü orada gerçekten kamusal bir alanda insanlar şiddetle tehdit edildi; Türk Ceza Kanunu'nda bunun bir karşılığının olması lazım... Türkiye'de şiddet kullanmanın cezasız kalması çok ürkütücü olur, bakalım bu davanın sonucunda ne olacak?

Türkiye'deki müzik eğitimini nasıl değerlendiriyorsunuz?

CEM MANSUR: Ulusal Gençlik Senfoni Orkestrası'nı kurmaktaki ana amaçlarımızdan biri, profesyonel olmadan önce müzisyen olmanın ne demek olduğu konusunda onları düşünmeye zorlamak... Konservatuarlarımızın çoğunda teknik olarak çok iyi enstrüman eğitimi veriliyor fakat "Neden bu işi yapıyorsun?" dediğiniz zaman, cevabını bilen çok az genç var.
Bu konuda düşünen, bir meselesi olan, müzisyen olarak toplumda bir işlevi olabileceğine inanan insanlar olarak yetişmelerine katkıda bulunabiliriz belki.

Siz bunu kendi adınıza ne zaman fark ettiniz?

CEM MANSUR: Ben müziğe çok geç bir yaşta, 19 yaşımda başladım. Bu yüzden zaten meslemi de, neden müzik yapmak istediğimi de biliyordum o yaşta. Beni kimse müziğe yöneltmedi, kendim için düşünmeye başladığım çağda müzisyen olmaya karar verdiğim için belki de bu konuda çok iyi bir örnek değilim. Mühendislik eğitimi almaya hazırlanıyordum ama o işe de ne yapacağımı bilmediğim için başlamıştım. Ben teknik ve matematikle ilgili konularda çok zayıf ve meraksızım ama müzikte analitik düşünmeyi beceriyorum. Matematiğim çok kötüydü okulda ama bir eseri önüme aldığım zaman matematiksel olarak nasıl kurgulandığı anlamak için günlerimi harcarım. Müzisyenlerin matematikten çok iyi anladığı söylenir, bence o kadar basit değil, çünkü müziğin içinde bir matematik kurgu olmasına rağmen esasta soyut bir yapıdır o... Matematiğe karşı ilgili değilim ama o bestecinin o iki çizgiyi nasıl bir araya getirdiğini çözene kadar aylarca kafa yorabilirim.

Müziğin barışçıl gücünü hissettiğiniz, o güce gerçekten tanık olduğunuz olaylar geçti mi başınızdan?

CEM MANSUR: Hem Türkiye'de hem de Türkiye dışında pek çok yerde gördüm bunu. Mesela Venezüela'da müzik sayesinde 30-35 yıldır küçük küçük işlenen bir mucize gerçekleşti. Sokaktaki, gecekondudaki şiddet bağımlısı çocuğun müzik yoluyla nasıl uygar ve harikulade bir insan olduğunu görebiliyoruz. Güney Afrika'da yönettiğim çok ırklı bir gençlik festivali vardı, orada da buna tanık oldum. Keman dersi alana kadar sürekli polisle başı belada olan çocukları, aileyle, okulla arası hiç iyi olmayan gençleri tanıdım. Akbank Oda Orkestrası'nın Anadolu konserlerinde müziğin nasıl paylaşılabildiğini, paylaşmanın canlı müzik sayesinde nasıl mümkün olduğunu görüyorsunuz. İstanbul'da da benzer örnekler var; geleneksel bir repertuara alışkın insanlara sıra dışı bir müzikle ulaşmanın ne kadar kolay olduğunu fark ediyorsunuz. Birçok örneği var bunun... Mehmet Baki adında bir mimarın, Edirnekapı'da bir okulda tamamen kendi imkanlarıyla başlattığı bir müzik eğitim sistemi var mesela. Müziğin gücüne inanan bu vatandaş, okulu ikna ediyor, binanın kullanılmayan kömürlüğünde bir müzik okulu kuruyorlar, hocalar akordeon ve solfej dersi veriyorlar çocuklara, yakında yaylı saz eğitimine de başlayacaklar. Şimdi Kariye Müzesi'nin arkasında, konser salonları da olan iki müzik binası yapıldı onlar için... Bu 200 kadar çocukla gidip sohbet ettim. Dezavantajlı toplumsal kesimlerden gelen 7-12 yaş arasındaki çocuklar... Ben Türkiye'de hangi sosyal sınıftan olursa olsun, iki yıl müzik dersi almış bu çocuklar kadar kendine saygılı, sorumlu, karşınıza alıp bir çift laf edebileceğiniz çocuk görmedim. Nereden geldiklerini, müzik dersine başlamadan önceki hayatlarını biliyorsunuz, hepsi pırıl pırıl çocuklar... Ve bunu sadece kendi imkânlarıyla başarmaya çalışan insanlar var Türkiye'de. Geçtiğimiz günlerde Deutsche Bank bu projeyi ödüllendirdi.




Ulusal Gençlik Senfoni Orkestrası’nda müziği arayan gençler
Kuruculuğunu ve şefliğini Cem Mansur'un gerçekleştirdiği, 10 ayrı üniversiteden seçilen 93 öğrenciden oluşan Ulusal Gençlik Senfoni Orkestrası, üç yıldır sürüyor ve orkestra elemanlarının yüzde 50'si her yıl yenileniyor. 2009 orkestrasına, Anadolu, Akdeniz, Bilkent, Çukurova, Dokuz Eylül, Hacettepe, İstanbul, Mimar Sinan, Trakya, Uludağ ve Yıldız Teknik olmak üzere 10 ünivesiteden öğrenciler katıldı. Cem Mansur, böylece her öğrenciye şans tanımak istediklerini söylüyor: "Bu projenin asıl amacı herkesin en iyi olabileceğine inandırmak," diyor.
Cem Mansur, provalarda öğrencilere çocuk muamelesi yapılmadığını vurguluyor: "Gençlere, 'Bu bir öğrenci orkestrası değil, size çocuk gibi davranılmayacak,' diyorum. 'Bu elemanlarının öğrenci olduğu bir orkestra. Yani en ileri düzeydeki orkestra eserini en kaliteli, uluslararası düzeyde yarışacak şekilde çalacaksın.' Gerçekten çok iddialı gelebilir ama çok üst düzeyde bir iş yapmaya çalışıyoruz. Çaykovski'nin Frencesca da Rimini, Senfonik Şiir'i, Ravel'in Alborada del Gracioso'su gibi eserler, orkestra literatürünün en zor eserleri. BBC Senfoni Orkestrası da uğraşıyor bunları çalmak için. İlk günden söylüyorum, 'Londra'da Kraliyet Filarmoni Orkestrası'nı yönetirken, ne yapıyorsam, burada da onu yapacağım. Siz de ona göre sorumluluk alıp, tepki vereceksiniz,' diyorum. Bu tabii bambaşka bir sorumluluk ve kendine saygı yüklüyor."
Sponsorlukla yürütülen Ulusal Gençlik Senfoni Orkestrası'nın önceki yıl sponsorları arasında TAV Havalimanları Holding'de bulunuyor.

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Yürütme Kurulu ile yeniden çalışmaya başladınız değil mi?

CEM MANSUR: Ben bir yıl kadar müzik yönetmenliğinden istifa etmiştim. Müzikle ne yapılması gerektiği konusunda o zamanki yönetimle aynı fikirde değildim, diğer yandan sorumluluğum vardı ama yetkim yoktu. Şu anda bazı projelerde danışmanlık yapıyorum hâlâ. Müzik açısından konuşmak gerekirse, birtakım şeyleri iyi, anlamlı ve kalıcı olarak yapmak için geç kalınmış olmasının nedeni, yanlış insanlar ve yanlış bir sistemle çok zaman kaybedilmiş olmasıdır. Fakat gelecek ay başlayacağımız bir müzik eğitim programı var; ilçelerde müzik öğretmenleri için seminerlerden, çocuklar için açıklamalı konserlerden oluşuyor. Bunların ne kadarı yapılsa kârdır diye düşünüyorum.

Müzik yapmanın misyonerce bir yanı var mı sizce?

CEM MANSUR: Evet, var ve olmalı tabii her zaman... Ben kendimi bir takım konularda görevli görüyorum. Müzik zaten inanılmaz bir öğrenme aracıdır. Bir defa müzik, insanın bedensel benliğiyle zihinsel benliğini kusursuz bir şekilde birleştirmesini sağlar. İnsanın hem zihnini hem de bedenini kullandığı, aslında muhteşem yaratıklar olduğumuzu hatırlatan tek araç... İnsan müzik yoluyla dengenin, orantının ne olduğunu, başkasının sesini dinlemeyi, en çok bağıranın her zaman haklı olmadığını öğrenir. Demokrasi laboratuarında da bunu göstermeyi amaçlıyoruz. Ayrıca soyut düşünebilmeyi öğrenmek, kendini ifade edebilmek için de iyi bir yol... Sözcüklerin ötesinde paylaşabileceğimiz çok daha derin şeyler olduğunu hatırlatır bize müzik yapmak... Canlı müzik dinlemek, zamanı iyi algılamak ve hayatı anlamlı yaşamanın anahtarıdır ayrıca. Çünkü müziğin malzemesi zamandır, malzemesi zaman olan diğer şey de yaşamımızdır. Her anı anlamlı yaşamanın en kuvvetli metaforu, canlı müzik dinlemektir. İnsan müzik yoluyla tarih, felsefe, coğrafya öğrenir. Fizik, müziğin bir diğer maddesidir; ses titreşen havadır çünkü. Yani yeryüzünde yaşayan insanların en büyük çoğunluğunu müziğin birleştiriyor olması tesadüf değildir. Futbol bile o kadar birleştirici değildir, hayatında hiç müzik olmayan pek az insan vardır herhalde... En büyük ortak paydadır müzik...

Akbank Oda Orkestrası için tasarladığınız ilgi çekici programlar var; "Bach, Caz ve Lâle Devri", "Alla Turca", "1789 / Akl-ı Selim'in Müziği", "At-Nağmeler"... Farklı bir ilgi yaratabildi mi bu programlar?

CEM MANSUR: Yarattı sanıyorum, çünkü Türkiye'de alışılanın ötesinde bir müzik olduğunu gösteren bir kurum Akbank Oda Orkestrası... Ben bir konserin bir meselesi olması gerektiğine inanıyorum, konserin bir şey anlatması gerekir. Evde CD dinleyerek paylaşılamayacak bir şeyi yaşatması lazım. Bazı sıra dışı eserleri, bilinen bir eserle bir araya getirdiğiniz zaman, daha zor dinlenecek eserin de kapısını aralamış oluyorsunuz. Çünkü ötekiyle arasında bir melodi, konu, felsefi çıkış noktası ortaklığı oluyor ya da iki bestecinin arkadaşlığı oluyor. O zaman insanlar, kimsenin onlara bir şey anlatma zahmetine girmediği soyut bir müzik parçasının çok ötesinde bir şey dinlemiş oluyorlar.

Peki, önümüzdeki yıllar için bir hayaliniz, gerçekleştirmeyi çok istediğiniz bir hedefiniz var mı?

CEM MANSUR: Her şeyden önce Ulusal Gençlik Senfoni Orkestrası'nın gerekli desteği bulup önünü görebilmesini isterim. Çünkü bu tür bir destek hem eğitimi devam ettirebilmeniz hem Türkiye'nin prestiji açısından çok önemli. Türkiye'de geliştirmeyi istediğim hedefim bu...

   ETIKETLER:
cem    mansur    muzisyen    devlet    opera    senfoni    orkestra    muzik