aralık - ocak 2010
Ellerin Mucizesi | ressam | 
Sayı : 14
English
French
Georgian

http://www.tavnewsport.com
İçindekiler
Anasayfa
CEO'dan
Gündem »
Gezi Notları »
Kapak Konusu
Risk&Kontrol
İş Rotası
Havacılık Trendleri
Yönetim
TAV Dünyası »
Sağlık
Cin Fikirler
Yaşam Döngüsü »
Sosyal Bilgiler »
Teknoloji
Güçlü Halka
Hayat Rotası
Ellerin Mücizesi
Ajanda »
Aktif Hayat »
Platform
Summary
Port Anket

NARLAR, TAŞLAR ve KADINLAR... Canan Berber


İnternete adını yazdığınızda, onun özgeçmişini okuyacağınız bir sitede öncelikle 'kadın ressam' olarak tanımlandığını göreceksiniz. O, kadınlığı ile gurur duyarak, ressamlığı için büyük emekler harcayarak bugünlere ulaşmış, bu iki sözcüğün de içini sonuna kadar dolduran bir isim. Çocukluğunun geçtiği Merzifon'un bahçelerindeki elmalar, narlar ve varlığıyla dünyaya bereket katan kadınlardan yola çıkmış resimlerinde. Karşınızda, cesur, duyarlı, üretken bir "kadın ressam": Canan Berber...

Biz onu ilk olarak, 2000 yılında açtığı sergisi ile tanıdık ama resim kariyeri aslında çok eskiye dayanıyor Canan Berber'in. Daha henüz on yaşındayken, UNICEF tarafından Hindistan'da düzenlenen bir yarışmada özel ödül almış. Sonra üniversitede gencecik bir öğrenciyken, kendi yaptığı kırk tane resmi kartpostal yaptırıp bastırmış bir yaz tatilinde. Hem de İzmir'de okurken, Ankara'daki bir matbaayla anlaşacak kadar girişimci bir ruhla yapmış bütün bunları. Sonra bir tekstil mühendisi olarak parlak bir yere getirdiği kariyerini bırakıp resim uğruna gittiği Londra'da hem okumuş, hem çalışmış. Resim sergilerine, müzelere gidebilmek için, yabancılara farklı gelen yüzü ile modellik de yapmış, ressamların kedilerine bakıcılık da... Hayatı boyunca aldığı radikal kararlarının arkasında çalışkanlığıyla durmuş. En dikkat çekici yönlerinden biri de, gerçekleştiremediği bir tek hayalinin bile olmaması.

Çocukluk yıllarınızda başlayan resim merakınız nasıl şekillendi?

C.B. : Ege Üniversitesi Tekstil Mühendisliği Bölümü'nden 1988'de mezun oldum. 1993'e kadar tekstilde üretim planlamacılığı yaparken, kariyer basamaklarında da hızla ilerledim. Ancak bir anda hayatımabir zenginlik getirme isteğiyle önce iki aylığına diyerek kalkıp İngiltere'ye gittim ve dört yıl kaldım. Günümün yarısını okula giderek, yarısını da çalışarak geçirdim. Sürekli olarak müze ve galeri gezdim. British Museum'da yaşadım diyebilirim. Avrupa'nın başka şehirlerindeki galerileri, müzeleri de dolaştım. Hastalık gibiydi bu bende. Bu sırada göz hafızam doldu. Ressamların hayatlarını inceledim, onları çok yakından tanımaya başladım. Sanat tarihi bilgimi artırdım. Daha sonra, Londra'daki City Üniversitesi'nde sanat ve tasarım atölyelerine katıldım. Böylece başka pencereler açıldı önümde. Ayrıca modern dans, caz dans kurslarına katıldım. Ressamlara yüz modelliği de yapıyordum. Onlar için ilginç bir yüzüm vardı. Hatta o ressamlardan biri hafta sonları Fransa'ya gidiyordu, ben de onun yaşlı kedisine bakarak para kazanıyordum.

Sonra Türkiye'ye döndüm. Ne yapacağımı bilmiyordum pek. İstanbul Akatlar'da, çok sessiz, sakin bir yerde oturuyordum. Orada kapandım ve boyamaya başladım. Paşabahçe'den koli koli camlar alıp onları boyuyordum.

Türkiye'de ilk olarak kimlerin, nasıl dikkatini çektiniz? İlk kim sizinle ilgilendi?

C.B. : Önce ben çevre ile ilgilenmeye başladım. Yakın çevrem beni olumlu yönde teşvik etti. Ama onlara inanmıyorsunuz haliyle. Çünkü beni sevdikleri için objektif olamıyorlar diye düşünüyorsunuz. Kendinize karşı da objektif olamıyorsunuz. Bir gün hiç tanımadığım bir insan çıktı karşıma, bir fotoğrafçı, bir sanat tarihçisi, Yener Boran. O keşfetti beni diyebilirim.

Tanıştık, ertesi gün atölyeme kahve içmeye geldi. Üniversitede yaptığım kartpostalları görünce, "Sen ressamsın ve resim yapıyorsun. Bırak bu cam işlerini," dedi. Zaten resim yapıyordum bir taraftan, ama resim yapmak bıkkınlık veriyordu bana o zamanlar. Daha çok bir şeyleri uydurmayı tercih ediyordum. Örneğin sinema dergilerini kesiyor, onları kolaj yapıyor, üzerine bir figür çiziyordum, üstüne vernik atıyordum. Yener Boran bana, "Onları da bırak. Sen sadece resim yap," dedi. Böylece, "Ben bir şeyler yapıyorum galiba" diye düşünmemi sağladı.

Devran Bursalıoğlu'nu da unutmamak gerek. O da beni ilk keşfedenlerdendir. Devran hiç renk sevmez. Dükkânında 60 ayrı sanatçının eseri vardır, ama içlerinde renkli olan bir tek benimkilerdir. Zaten resimlerimin ne kadar ilgi çektiğini görünce fikri biraz değişti, oldukça uzun bir süre birlikte çalıştık.

Sanatınız aynı zamanda ne zaman hayatınızı geçindirebilir hale geldi?

C.B. : Resim sanatını bir iş olarak yapmak benim aklımın ucundan bile geçmiyordu. Ama 1997 senesinde önce, Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun öğrencisi Dilek Işıksel Hanım'la; daha sonraki sene, Adnan Çoker ve öğrencisi Hülya Düzenli ile çalıştım. Daha sonra ise bir sene kadar da Ayten Turan'la birlikte seramik çalıştım.

Birlikte çalıştığım ilk kişi olan Dilek Işıksel harikulade bir ressamdır. Haftada 1-2 gün Galata Kuledibi'ndeki atölyesine gidiyordum. Ondan bir sürü şey öğrendim. O bana, "Sen biliyor musun? Tarzın Kandinskiy'ye, Klee'ye benziyor. Onlarla ortak nüven var," dedi bir gün. Dilek Hanım'ın söylediklerini daha detaylı anlayabilmek için o gün oradan çıkınca gidip hemen Klee hakkında bir kitap aldım. Ama bu benim için hiç iyi olmadı. Çünkü ona biraz benzediğimi düşününce hemen kaçmaya başladım. Çünkü iddialıyım ve kimseye benzemek istemiyorum. Tamam insanlar kesişebilirler bazı noktalarda ama "Aaa şuna benziyor" denmesini istemiyorum. Çünkü benim kendi söyleyecek sözüm var ve ben onu söylemek istiyorum. Avangardım, bunu hissediyorum. Önderim, öncüyüm, yaratırım ve onların hepsinden aldıklarımı, yeniden yaratarak vereceğim. Öyle hissediyorum...

Daha sonra birlikte çalıştığımız Adnan Çoker'in öğrencisi Hülya Düzenli çalışmalarımın slaytlarını görünce çok beğendi ve atölyelerine gelmemi istedi. "Renkleri çok güzel kullanmışsın, çok kaliteli çalışmaların var. Ben seni tek başına ele almak istiyorum." dedi. Bana ışık, gölge, espas, renk gibi konularda akademik bilgi vermek istediğini söyledi. "Sen renkçisin. Renkleri çok güzel kullanıyorsun, cesursun. Ama benim öğreteceklerimi de bil" dedi. Ben de tamam dedim ve bir yıl da Hülya Hanım'la birlikte çalıştık.

Ortaköy'deki 'Pi Artworks'te de Ayten Turan'la birlikte seramik üzerine çalıştık. Örneğin mozaiğe de yoğun bir ilgi duyuyorum. Bunların hepsini bir arada yürütemiyorum, ama resme katmaya çalışıyorum onları da. Beni tek başına boya ile çalışmak ya da sadece dört köşe tuval kullanmak sıkıyor. Onun için yuvarlak tuval kullanıyorum bazen.

C.B. : Bunlardan sonra ilk serginiz geldi sanıyorum?

Evet. İlk sergimi 2000 yılında açtım. Sergi açmayı istemiyordum aslında. Hazır hissetmiyordum kendimi. Uzun süre direndim. Daha sonra fikrim değişti, kendim gittim ayarladım. Asmalımescit Galerisi'nde üç sergi yaptık. Üç sergide de resimlerin tamamı satıldı. Bu, beni çok motive etti. Tanımadığım insanlar, yoldan geçerken sergiyi görüp içeriye giren Yeni Zelandalı, Fransız turistler aldı resimlerimi.

Daha önce de para kazanmaya başlamıştım bu işte. Tırsan benden 17 tane resim almıştı. Hatta arkadaşlarım bana, "Sen ilerde ünlü bir ressam olacaksın şu eskizlerini bize ver" diyerek, benim tüm itirazlarıma rağmen, zamanın parasına göre 10 lira, 20 lira verip alıyorlardı resimlerimi. Ama bu sergilerden sonra ilk defa, "Tamam ben bu işten para kazanmaya başladım" demeye başladım. Daha sonraki tüm sergilerimde, beklediğimden fazla satış oldu.

İlk kadın formları, nar, elma nasıl ortaya çıktı? Nereden ilham aldınız?

C.B. : İlk 2-3 sergiden sonra, 2003 yılında başka bir resim dönemi başladı benim için. Kızlar, elmalar, narlar ortaya çıktı. Ben bunları kendime sormuyorum, bir anda çıkıyor. Ama insanlar sorunca düşünüyorum.

Kadın olmaya müthiş bir methiye var hayatınızda, doğru mu?

C.B. : Kesinlikle öyle. Her zaman topuklu ayakkabı giyerim mesela. Kadın figürünü, resimden romana her yerde önemserim. Kadın olmak doğurganlığın, bereketin sembolüdür. Tanrıçadır önce var olan, tanrı kavramı sonradan uydurulmuştur. İşte ben bu kadar farklı bir noktada duran kadının kendi cinsiyetine sahip çıkmasını ve bununla gurur duymasını seviyorum. Kadınlığınızı bir kenara atarsanız kendinizi bulamazsınız. Çünkü o bizim en primitif, en doğal halimiz. Yorucu bir şey belki, ama önemli.

Çalışmalarınızda da kadınlığa çok net bir vurgu seziliyor zaten...

C.B. : Bu tür şeylerin altını çizmeyi sevmiyorum. Bakan, algılayan gözlerin kendi kendine bulduğu bir şey bu. Nar ve elma benim doğduğum yerin -Amasya, Merzifon- sembolleri. Hayatım elma bahçelerinde geçti. Meyve olarak da elmayı tek geçerim. Narı da aynı şekilde çok severim. Narın İran'dan çıktığı söylenir. Benim atalarım da İran'dan gelmiş. Bu bilgilere tabii çok erken yaşta erişmedim. Zaman içerisinde öğrendim, öğrendikçe ilgim de arttı. Kadınla, kadınlıkla narı ve elmayı çok yakıştırıyorum. Zaten kadınlar çoğunlukla meyvelerle anlatılmaz mı! Hep denmez mi kadınlar için 'elma yanaklı', 'kiraz dudaklı' diye. Özellikle elma ve nar kadının gücünü, güzelliğini, tadını, kısacası her şeyini hissettiriyor bana. Onun için bu meyveleri kullandım.

Dünyaca ünlü mücevherat markası Adler'le nasıl tanıştınız?

C.B. : Adler'den bazı isimler 2003 yılında Bodrum'daki bir sergimi takip etmiş. Çok beğenmişler. Bana, "Biz bu resimleri alacağız ama seninle de sergi yapmak istiyoruz." dediler. Tanıştıktan 6-7 ay sonra Cenevre'de düzenledik sergiyi. Avrupa jet sosyetesi geldi. Avrupa çapında dergilerde yayımlandı sergi haberleri. İnanılmaz satış da oldu, ayrıca serginin yarısı kadar da sipariş aldım.

Peki Adler bir dönüm noktası oldu diyebilir miyiz?

C.B. : Kesinlikle. Sadece bir sergi ile sınırlı kalmadı, daha sonra çok kapsamlı çalışmalar da yaptık. Ben daha çok İngiltere ve İsviçre mağazaları ile ilgili çalışmalarda yer aldım. Cenevre'deki mağazalarını, üzerinde benim resimlerimin olduğu davetiyeler ile tanıttılar. O tanıtımda semazenler vardı. Daha sonra Londra ile her sezon çalışmaya başladık. Paskalya, yeni yıl, ayakkabılar, kelebekler... Sadece oraya özel çalışmalarım var. Bu sayede dünyaya açıldım. Dünyanın pek çok yerinden insanlar oraya gelip benim resimlerimi satın aldı. Londra'daki Adler mağazasında hâlâ resimlerim sunulur.

Planlar mısınız hayatınızı? Önünüze hedefler koyar mısınız?

C.B. : Çok değil. Günü yaşamayı tercih ederim. Beş gün sonra ne yapacağımı bilmem, ama yaşadığım günü programlarım. Tatil diye bir şey yoktur benim hayatımda. Beynim, zihnim, yaşam biçimim değişmez. Deniz kıyısına gidip uzansam bile atölyedeki yaşantım devam eder.

Geleceğe dair bir hayaliniz var mı?

C.B. : Evet. Hatta bu konuda bazı adımlar da attım. Hatta bu yolda bir patika açtım, gidiyorum. Bilge Köyü'ndeki katliamdan sonra, oraya gittim. Çocuklar ağlıyordu. Onları teselli etmek istedim. Çok acıdım, çok üzüldüm. Onları aldım, bağrıma bastım. Arkadaş olduk, birlikte resim yaptık. Burada açtığım sergiye oradaki çocuklardan dördünün gelmesini sağladım. Çocuklar ilgi görünce travmayı çok daha çabuk atlatıyor. Sonra bir kez daha gittim. Onlarla yine vakit geçirdim. Oradaki çocuklardan birini yanıma almayı, koruyucu annesi olmayı da düşündüm. Ama bunun sadece birine faydası olacaktı. Ben hepsine faydası olan bir şey yapmak istiyordum. Mardin'in orta yerine bir okul yapılmasını sağlamaya karar verdim. Daha doğrusu Eski Yunan'daki gibi bir jimnazyum. Çocukların, okul sonrasında vakit geçirecekleri, sanat, spor, bilim ve lisan konularında kendilerini geliştirebilecekleri bir mekan. Mardin Valisi ile konuştum. Kendisi bu düşüncemi çok beğendi ve destekleyeceklerini söyledi. Avrupa Birliği projesi olarak hazırlayacağını ifade etti. Bu, gerçekten çok önemli bir adım oldu. Artık, her ay birkaç günümü orada çocuklarla geçirmeyi planlıyorum. Mimar, eğitimci gibi farklı alanlardan arkadaşlarımla birlikte çekirdek bir kadro oluşturuyoruz, oradaki çocuklar için neler yapabiliriz düşüncesinden hareket ediyoruz. Bugüne kadar hayatımda kurup da gerçekleştiremediğim bir hayalim olmadı. Umarım bu da öyle olacak. Bunu yapmayı gerçekten çok istiyorum.

Belki bu her ressamın hayalidir, ne kadar anlam ifade eder bilemiyorum ama geleceğe dair bireysel hayalim de şöyle; burası benim ülkem, ben pek çok insana kolayca ulaşıyorum ve onlar da bana ulaşabiliyorlar. İşte ben resimlerimle bu ulaşabilirliği tüm dünyada sağlamak istiyorum.

Bir ressamın kısa portresi

* "Kadının kendi cinsiyetine sahip çıkmasını ve bununla gurur duymasını seviyorum."
* "İlk iki-üç sergiden sonra, 2003'de başka bir resim dönemi başladı benim için. Narlar, elmalar ve kadınlar ortaya çıktı."
* "Nar ve elma benim doğduğum yerin -Amasya, Merzifon- sembolleri. Hayatım elma bahçelerinde geçti. Narı da aynı şekilde çok severim."
* "Kadınla, narı ve elmayı çok yakıştırıyorum. Zaten kadınlar çoğunlukla meyvelerle anlatılmaz mı! Özellikle elma ve nar kadının gücünü, güzelliğini, tadını, kısacası her şeyini hissettiriyor bana."
* "İçimde adaletsizliğe karşı büyük bir isyan var, kabul edemiyorum. Benim adaletsizlik karşısında susmam, sessiz kalmam, sineye çekmem mümkün değil. Çocukken de böyleydim."
* "Kendi söyleyecek sözüm var ve ben onu kendimce söylemek istiyorum. Avangardım, bunu hissediyorum. Önderim, öncüyüm, yaratırım ve önceki ressamların hepsinden aldıklarım olduğu gibi başkalarına da vereceklerim var. Öyle hissediyorum..."
* "İlk sergilerimde tanımadığım insanlar, yoldan geçerken sergiyi görüp içeriye giren Yeni Zelandalı, Fransız turistler aldı resimlerimi."
* "Bilge Köyü'ndeki katliamdan sonra oradaki çocuklar için bir şeyler yapmak istedim.

Mardin'e, çocukların, okul sonrasında vakit geçirecekleri, sanat, spor, bilim ve lisan konularında kendilerini geliştirebilecekleri, Eski Yunan'daki jimnazyumlara benzeyen bir yer yapılmasını sağlamaya çalışıyorum."

   ETIKETLER:
canan    berber    kadinlar    moda    taslar    resim    sergi    nar   
elma    mucevherat    adler    ressam    portre