Tefo… Ezel’in Tefo’su hani. İyiyle kötü arasında yanlışla doğru arasında, Ezel, Cengiz, “Dayı” ve Kerpeten Ali arasında kalan Tevfik, yani Sarp Akkaya… Hem kendisine hem de Ezel’e gönderme yaparak “Her şey daha yeni başlıyor” diyen Akkaya’yı asılnda eski işlerinden de tanıyoruz. “Yarı Şaka Yarı Ciddi”deki rolüyle, uzun zaman devam eden “Bizim Aile” dizisindeki oyunculuğuyla ve Kurtlar Vadisi Pusu’daki rolüyle… Belli ki kendisini bundan böyle daha çok uzun zamanlar göreceğiz.
Sarp Akkaya, henüz 30 yaşında, ama esaslı sözler söyleyebilen bir adam. Kendi deyimiyle kıskanılacak bir aileye sahip. Ablası oyuncu ve kast ajansı sahibi Esra Akkaya, ikiz kardeşi oyuncu Kaya Akkaya, anne-babaları ise bu üç kardeşin arkasındaki asıl kahramanlar… Akkaya, siz NewsPORT okurlarını, doğduğu, yaşadığı mahalleye, Caddebostan’a götürüyor. Hemen her gün uğradığı balıkçı kahvesinde koyulaşan sohbet sırasında, sadece oyunculuk hakkındaki sorulara değil, merak ettiğiniz her şeye sıkılmadan yanıt veriyor.
Aslında küçük yaşlarınızdan bu yana dizilerde oynuyorsunuz ama Ezel’den sonra durum değişti. Ezel’e dahil olana kadar nerelerdeydiniz?
SARP AKKAYA:
Benim oyuncu olmaktan başka bir alternatifim yoktu. İkiz kardeşim Kaya’yla ikimizin çocukluğu, Mimar Sinan’da konservatuar okuyan ablamızın yanında geçti. Ablamın tiyatro yapan arkadaşlarını görünce ağzımızın suyu akardı. ‘Adamlar gülüyor, eğleniyor, bunun adına da iş diyorlar’ diye düşünürdük. Kaya’yla ikimiz eve gelinde aerobik yapardık, bilmeden oyunculuğa hazırlanıyormuşuz meğerse. 11 yaşındayken ‘Yarı Şaka Yarı Ciddi’de oynadım. Sonra Kartal Tibet’in yönettiği Bizim Aile’de…
“Dış hatlar dünyanın ufaltılmış hali…”
Seyahatle, uçmakla aranız nasıl?
Uçağa binmeyi, seyahat etmeyi çok seviyorum, yolculuktan hiç rahatsız olan biri değilimdir.
Dış hatlar terminalleri hakkında ne düşünürsünüz?
Orada, sokakta yatan bir sürü adam varmış hissiyatına kapılıyorum ve onların hiç birisi bizim memleketten değiller! Kendi yerel kıyafetleriyle iki gün orada yatan insanlar... Normalde bu insanların sokak adamı olmakla ilgisi yok, ama dış hatlarda herkes eşitleniyor işte. Dünyanın ufaltılmış hali… Bir de oraya-buraya uçtuktan sonra İstanbul Atatürk Havalimanı Dış Hatlar Terminali’nin ne kadar iyi olduğunu görüyorsunuz. Çok keyif veren bir free shop’umuz var. Elimde değil, girince bir şey almadan çıkamıyorum. Orada çalışanlarla muhabbet etmekten zevk alıyorum.
Free shop’lardan neler alıyorsunuz?
İçki ve parfüm… Başka hiçbir şey almam. Hiç kaçırmam, ne kadar limitim varsa o kadar Jack Daniels alıyorum.
Bundan sonraki ilk yurtdışı gezinizi nereye olacak?
Net cevabım: Roma… İnşallah bu yaz gideceğim.
Bu yaz başka neler yapıyor olacaksınız?
Bu yaz ya sinema filmi yapıyor ya da geziyor olacağım. ‘Seçim yap’ deseler, ben bir hafta gezip geri kalan zamanda da çalışmayı tercih ederim. Bana bir hafta tatil yetiyor.
Yazın yapılacak sinema filminin hangisi olduğunu biliyor muyuz? Kerem Deren ile bir ilgisi olabilir mi senaryonun?
Hayır, ama umarım öyle bir teklif gelir. Bekliyorum…
Aileniz hiç karşı çıkmadı mı bu gidişe?
SARP AKKAYA:
Annam ve babam, hep ‘yapmak istediğiniz neyse onu yapın’ derlerdi. Babam konservatuarda okurken harçlığını kazanmak için Ana Britannica satan ablamı örnek veriyordu ve bana sorardı: ‘Karar ver, bu hayat sana cazip geliyor mu?’ Evet, tam olarak cazip gelen oydu; benim yaşamak istediğim hayat oydu.
Üniversite yıllarından sonra neler oldu?
SARP AKKAYA:
Üniversiteden mezun olmadan önce, okuldaki birkaç arkadaşla beraber tiyatromuzu kurmuştuk. Şu anda da devam ediyoruz. Ancak, biz biraz dik başlı davrandık; ‘istemediğimiz işleri yapmayacağız ve tiyatrodan para kazanacağız’ derdik. Keza, istemediğimiz işleri yapmadık ama tiyatrodan da para kazanamadık. Öyle olunca mesleğimle ilgili başka kollara yöneldim. Bar sahibi olan bir arkadaşım bana bir gün dedi ki: Gel burada çalış, buradan para kazan, böylece tiyatro yapmakta da zorlanmazsın. Orada bar şefi olan Tayanç Ayaydın, o barın sahibi Kerem Deren ve ben beraber çalışmaya başladık.
Kerem Deren Ezel’in senaristi değil mi?
SARP AKKAYA:
Ta kendisi! Bu hem bana yapılmış büyük bir kıyaktı, hem de süper bir ekip olmuştuk. Çünkü, Tayanç Ayaydın da iki sene önce “Pazar” filmiyle Altın Portakal’ı aldı. Bir bar sahibi, bir bar şefi ve bir barboy’un (ben oluyorum) hikâyesi!
Ana Brittanica satmadınız ama barda çalışarak para kazandınız, öyle mi?
SARP AKKAYA:
Ben hep barboy olarak çalıştım. Bar şefi veya barmen olarak daha çok kazanabilirdim ama becerebilmem mümkün değildi. Daha fazla para kazanabileyim diye barmen olmamı isteyen Kerem bana kokteyl vs hazırlama konusunda sınav yapıyordu, ama ben o sınavda sorulan soruların hiç birisini ezberlemediğim için sınavı hiçbir zaman geçemedim. Kerem’i ‘ben barmen olmak istemiyorum, ben kasa taşımak istiyorum’ tavrımla çıldırtmıştım.
Çünkü?
SARP AKKAYA:
Çünkü oyuncu olacağım ben! Bu iş dua ederek olacak iş değil. Günde 15 saat çalışırsanız o zaman ancak olur. Benimsediğim yol, eksik insanın gerçek insan olduğu bir yol... Eksik derken, zaaflardan bahsetmiyorum. Bir adam bir şeye gülüyorsa, hemen arkasından ağlayabilir. Her şey neden mükemmel olsun? Hayat böyle böyle tamamlanır zaten. Eksiklerle… Tiyatro kuramcısı ve yönetmen Grotowski ‘insan doğar ve unutmaya başlar’ der. Biz, yaşarken kendimizi geride bırakıyoruz bir yandan da; o yüzden, doğadaki diğer varlıklar, hayatlarını bizden daha hak ederek yaşar. Ben o yüzden devamlı çalışıyorum, mesela oynarken yakışıklı görünmeye, samimi olmaya çalışmıyorum. Çirkin olmak beni rahatsız etmiyor. Aktör olmakla oyuncu olmak arasındaki fark bu. Ben poz kesmeyi, sesimle oynamayı oyunculuk olarak görmüyorum. Güzel bakmak sadece kataloğu ifade ediyor bana.
Ezel’de sizin hüngür hüngür ağladığınız bölümden sonra, internette yapılan yorumlar pek hoş. Herkes çok gerçekçi bulmuş sizi.
SARP AKKAYA:
Evet, mesela kız arkadaşım benim çirkin ağladığımı söyler. Dizide de öyle oldu, ama gerçekten öyle ağlıyorum, saklamaya çalışmadım. Ben mesela hep şiddetten uzak durdum, ama birini öldürmek nedir biliyorum. Ablamın bir lafı var: Katili oynamak için katil olman gerekmiyor, küçükken bir karıncaya bile zarar verdiysen o ruh halini tanırsın zaten.
Hayatınız artık “Ezel’den önce ve sonra” diye ikiye mi ayrılıyor?
SARP AKKAYA:
Evet, biraz öyle bir kırılma noktası oldu ama bu benimle ilgili bir durum değil elbette. Bir kere dahiyane bir senaryo var ortada. Hepsinin bir arada bulunması mümkün olmayan mevzular olmasına rağmen, senaryo o kadar iyi ki, diziyi izlerken hiçbir şey imkânsız görünmüyor. En önemlisi de Ezel’de oynayan herkesin oyunculukla ilgili bir derdi olması. Onlarla oynamak ‘anne biraz daha’ dedirtiyor insana.
Bir ara ‘mankenden oyuncu olur mu’ tartışması vardı, ne zamandan beri duymuyoruz bu sözleri değil mi?
SARP AKKAYA:
Evet, Kenan İmirzalıoğlu da mankendi değil mi? Mankenden de inşaat amelesinden de oyuncu olur. Ne kadar çalıştığına bağlı. Ben de ‘oyuncudan oyuncu olur mu’, diye düşünüyorum bazen. Çok manken gördüm, yaptığı şeye bir oyuncudan çok daha fazla değer veriyor.
Türkiye’de kimlerle aynı karede olmak istiyorsunuz?
SARP AKKAYA:
Sinemada Uğur Yücel, tiyatroda Haluk Bilginer’le oynamak istiyorum. İzliyorum, dayanamayıp bir daha izliyorum. Hakkıyla iş yapan insanlarla çalışmak beni mutlu ediyor.
Son olarak: Ne olacak Tefo’nun hali?
SARP AKKAYA:
Bilmiyorum valla. Benim ondan bir beklentim var elbette… Tefo bir gün kendi kararını verecek mi?... Bilmiyorum. Bir derdi var Tefo’nun, bakalım ne olacak, hep birlikte göreceğiz. Ama şunu biliyorum, her şey daha çok yeni başlıyor!
“Oyuncunun egosu ortadadır, açık bir yara gibi”
Sizi İstanbul’un Avrupa yakasında görmek biraz zormuş, doğru mu duyduk?
Doğrudur. Ben korkuyorum o yakadan. Anadolu yakasında doğdum, mahalle ortamında çamurlar içinde top oynayarak büyüdüm. Avrupa yakası çok kalabalık, oradaki bakkal bile farklı. Benim burada Mevlüt var, senelerden beri bakkalım... Apartman görevlisinde anahtarım var, ben setteyken bir şey lazım olursa girer, alır.
Arkadaşlarınız kimler?
Benim oyuncu çevrem ve mahalle arkadaşlarım var. İki tarafa da çok değer veriyorum, ama dört yaşımdan bu yana arkadaşım olan insanlarla beraberken daha başka oluyor hayat. Biz beraber yeriz, içeriz, kavga ederiz. Mesela ciddi ‘playstation’ bağımlılığımız var. Üç kişi olduğumuz an başlıyoruz.
Kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz?
Zor… Kontrollü. Ama arkadaşlık ilişkilerinde o kadar değil tabii. İkili ilişkilerden bahsediyorum. Karşıdakini üzmemek için kendimi çok kontrol ederim. Mesela yalnız kalmak istesem bile, çok sevdiğim birisine bunu kolay söyleyemem. Karşıdakinin üzüleceğini düşünerek baştan ben üzülürüm. Birisine hem ‘gel benimle oyna’ diyorsunuz, hem de onu üzme ihtimalinizden korkuyorsunuz.
İkili ilişkilerde herkes daha başka bir insan olabiliyor değil mi?
Evet, ilişki kurmak dönüşmeye açık olmak demektir. Bakın, değişme demiyorum, dönüşme diyorum. Ben o konuda çok da becerikli değilim.
Ailenizle ilişkileriniz nasıldır?
Ben ne yaparsam yapayım, onların kabulüyüm, onlar hep benim yanımda. Bu destek benim özgüvenime hizmet etti, bu özgüven de oyunculuğumu yarattı. Oyunculuk ise bu hayatta benim kendimi yetiştirme yolum. Herkes oyuncuların egosunun çok yüksek olduğundan bahseder, bence o iş öyle değil. Mesele, oyuncuların egolarının ortada olması, açık bir yara gibi... Egonuzu ortaya koyduğunuz için herkese görünür. Ailem sağ olsun, bütün bu olan biteni daha sakin karşılamamı sağladılar. Mesela benim annem başkasının annesi olsaydı çok kıskanırdım, iyi ki o benim annem; buna her zaman şükrediyorum. Bir tane ablam ve bir ikizim var; kardeşim demiyorum dikkat ederseniz, ikizim diyorum, çünkü kardeşlikten daha başka bir şey. Biz çocukluğumuzda çok şiddetli kavgalar da ettik. Şimdi bana diyorlar ki, Kaya sana omuz atıyordur. Kaya bana omuz atar mı, Kaya benim omzum zaten. Düşünsenize hayatta sizin gibi biri var, ama sizin için kendinizden bile daha kıymetli.