Gezgin–yazar Akdoğan Özkan bu kez bayramlar için yola çıktı
ANADOLU’DA BAYRAM KARDEŞLİĞİ
Türkiye’deki insanları aksiyona davet eden “Türkiye’de Ölmeden Önce Yapmanız Gereken 101 Şey”, 2010 kültür başkenti projeleri içerisinde yer alan “İstanbul’da Ölmeden Önce Yapmanız Gereken 101 Şey” gibi çok okunan kitapların gezgin–yazarı Akdoğan Özkan, bu kez de Türkiye’deki farklı inanç gruplarına ait bayramlar ve özel günleri bir kitap çatısı altında toplayan “Kardeş Bayramlar” ile gündeme geldi.
Ortodoksların sonu Paskalya’ya çıkan Büyük Hafta’sı içinde her gün Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesi süreciyle ilgili önemli bir olay idrak edilir.
Okan Bayülgen’in TV Makinası programında, yeni çıkan “Türkiye’de Ölmeden Önce Yapmanız Gereken 101 Şey” kitabınızı eline alıp, “Yeter artık çıkın dışarı! Bakın bir kitap var, alın ve yola düşün!” dediğini hatırlıyoruz. Siz yola çıkmayı bilenlerdensiniz. Bu kez yola “Kardeş Bayramlar” vesilesiyle mi çıktınız?
AKDOĞAN ÖZKAN: Ne mutlu ki bize, Türkiye’de yola düşmek için hala çok nedenimiz var. Bu topraklarda kutlanan bayramlar vesile oldu bu kez. Uzmanlar Anadolu’nun farklı iklim, flora ve fauna özelliklerine bakarak kıta özellikleri gösterdiğini söylüyor. Bayramlara ve özel günlere bakınca da bu ülkenin bir kıta özelliği gösterir kültürel zenginlikte olduğu görülüyor. Ancak bir yanda modern hayatın körleştirici curcunası bir yanda da kimi kez takındığımız hoyrat tavırlarımız yüzünden, bu bayramlar ve kültürel yansımaları zaman içinde giderek soluklaşmış. Bu kez onları canlandırmaya bir küçük katkı için yola düşmek gerekti.
Fikir nasıl doğdu?
A.Ö.: Türkiye’de küçüklü büyüklü farklı toplulukların, farklı inanç gruplarının ilk bakışta birbirinden tamamen farklıymış gibi görünen bayramları var. Fakat maalesef toplumdaki başat kesim bu topraklardaki kardeşlerinin kutladığı bayramlara okyanusun öbür yakasında kutlanıyormuşçasına yabancı. Oysa üç günlük bir geçmişimiz de yok, bin yıllık bir ortaklık söz konusu. Asırlardır bu coğrafyada bir arada yaşayan farklı inanç sahibi toplulukların bayramlarının tek bir kitap çatısı altında daha önce dokümante edilmemiş olduğunu gördüğümde çok şaşırmıştım. Bu toplulukların ilişkilerini pekiştirebilmesi, etkileşimi zenginleştirebilmesi için önce bu tip çalışmaların artması ve birbirimizi daha iyi tanımamız ve anlamamız gerektiğini düşündüm. Yarına ortak bir iz, ortak bir nefes bırakmak istiyorsak tabii… İşte bu soru ve saiklerle giriştim kitabı yazma sürecine.
PROFİL
1961 doğumlu Akdoğan Özkan, 1982 yılında İTÜ Metalurji Mühendisliği Bölümü’nü bitirdi, 1984–1989 arasında Sheffield Üniversitesi’nde yüksek lisans ve doktora çalışmaları yaptı. 1991–2003 yılları arasında yayıncılık ve bilişim teknolojileri sektörlerinde yöneticilik yaptı. Türkiye’nin bilgisayarlı tarihini araştırdığı “Bilişim Tarihimiz” (Arkadaş Yayınları, 2006, Ankara) isimli kitabı aynı yıl Türkiye Bilişim Derneği’nin (TBD) araştırma ödülünü kazandı.
Yazarın, “Kardeş Bayramlar”öncesinde yine İnkılâp Kitabevi’nden çıkan diğer kitapları arasında ise şunlar yer alıyor:
“Türkiye’de Ölmeden Önce Yapmanız Gereken 101 Şey”;
“İstanbul’da Ölmeden Önce Yapmanız Gereken 101 Şey”
“Gafillikler Kitabı”
Kitapla neleri hedeflediniz?
A.Ö.: Kendilerini farklı inançlar üzerinden tanımlayan toplulukların yüreklerindeki pencereleri bayramlarla açarken ne tür “bahanelere” ihtiyaç duyduklarını aktarmayı istedim. Takvimsel bir sırayla kaleme aldım ve bir kısmı bana ait olan fotoğraflarla da destekledim bu bayramları ve özel günleri. Söz konusu toplulukların dün ve bugün bu bayramlarda neler yaptıklarını ve bir o kadar da önemlisi artık neler yapamadıklarını göstermek istedim… Birbirimizin bayramını kutlayabilelim diye düşündüm. Bu topraklardaki kardeşlerin, bayramlarını gönül rahatlığıyla kardeşlerine emanet edebileceği günlerin hayaliyle yazdım.
Medeniyetlerin kavşak noktasında olan ülkemizde farklı inançların farklı bayramları arasında ortaklıklar, benzerlikler var mı?
A.Ö.: Olmaz mı? Kitabı okuduğunuzda, farklıymış gibi duran bayramların birçoğunun nasıl da benzer karakterler taşıdığını görebiliyorsunuz. Bir etkileşimler coğrafyası olan Anadolu’da pek çok bayram birbirine çok benziyor. Biraz da o yüzden “kardeş” bayramlar bunlar. Rumi takvimde günleri bile aynı olan Müslümanların Hıdrellez’ı ile Rumların Ayios Yeorgios yortusu neredeyse bire bir örtüşüyor. Ermenilerin Sarp Sarkis’i Dersim Alevilerindeki Hızır A.S. ile neredeyse aynı. Topluluklardan biri pokhint adını verdikleri keteyi diğeri ise Hızır kavutunu aynı amaçla evlerin avlusuna bırakıyor. Yahudilerin Pesah’ı, Hıristiyanların Paskalyası, Müslümanların Kurban Bayramı ve Yezidilerin Sere Sale’siyle kardeş. Ermenilerin Gağant yortusunda yaptıklarını başka inanç grupları “Asma Gağane” olarak adlandırdıkları Ocak ayında yapabiliyor. Nusayrilerde bütün bu kardeşliğin aynı paydaya alındığını ve bu yüzden yüzü aşan sayıda bayram ve özel gün idrak ettiklerini görüyorsunuz.
Bu din ve etnik kimlikleri aşan benzerlikler ve ortaklıklarda, bölgesellik de önemli bir rol oynuyor mu?
A.Ö.: Evet, kuşkusuz! Ama bazen bir bakıyorsunuz, birbirinden çok uzakta yer alan toplulukların da ortak adetleri ve gelenekleri var. Örneğin, İstanbullu Ortodoks Rumlar 1 Ocak’taki Protohronia yortusunda Anadolu Aziz Vasilios’tan adını alan bir çörek (vasilopita) hazırlıyorlar. İçine küçük metal bir para konulan, paskalya çöreği benzeri, sakızlı yuvarlak bir çörek bu. Payına içinde metal para bulunan çörek dilimi düşen kişinin bahtının o yıl açık olacağına inanılıyor. Onlardan yüzlerce, hatta binlerce km uzaktaki Dersim Alevileri de Rumlarınki ile hemen hemen aynı tarihte zırefet adıyla bir lokma hazırlıyorlar. Hamurun içine çeşitli anlamlara gelen elma, kayısı ve badem ağaçlarının dallarından kopardıkları minik çubuklar yerleştiriyorlar. O lokmadan payına kısmet çubuğu gelenin kısmetinin o yıl açık olacağına inanıyorlar. Onca uzaklığa, farklı etnik ve dini aidiyete rağmen halklar arasında böylesi çarpıcı benzerlikler ve ortaklıklar çıkabiliyor.
Bu tür çalışmalar, Türkiye’nin kültürel zenginliklerini gelecek yüzyıllara taşımada geleceğe yönelik umutların artmasını sağlıyor olacaktır, ne dersiniz?
A.Ö.: Evet, geride kalanlar olarak bizler geçen zaman içinde yitirdiklerimizle neleri kaybettiğimizi tam olarak idrak edebilirsek, nihayetinde bu iyimser bakış açısı kazanacak sanıyorum. Aksi, zaten kültürel yoksullaşma demek! Düşünün Anadolu’ya gelen kimi boylar, buralarda hiçbir toplulukla karşılaşmayıp, hiçbir toplulukla etkileşim içinde olmasalardı, yani izole bir homojenlik içinde yaşamış olsalardı, bugüne gündelik hayatımızı kuşatan nasıl bir zenginlik aktarabilirlerdi acaba? Ne yer ne içerdik? Tencerelerimizde bugün pişen yemeklerin kaçta kaçını pişiriyor olurduk? Nasıl bayram yapardık?
O yüzden kültürel zenginlikleri bugünden yarına nasıl aktarılabileceğimizi tarihteki derslere bakarak dahi kavrayabiliriz.
Akdoğan Özkan’ın kaleminden :
“Ben terminalin kendisini hissettirmeyenini severim!”
“Elde kalem yazarken, kalem yoktur aklımızda. Ancak sıkıntı yaratırsa kaleme gider aklımız. Ucu açık olmamış olabilir. Pürüzsüz ve kesintisiz yazmada sorun çıkarmış olabilir. İşte ancak o durumda aklımıza düşer kalem. Ve pek de iyi düşmez. O yüzden kendini hissettirmeyen kalem en iyi kalemdir, bu anlamda.
Havalimanlarındaki Dış Hatlar Terminalleri söz konusu olduğunda da bir analoji kurmamıza yardımcı olabilecek, benzer bir durum vardır. Yolcunun asıl hedefi bir destinasyona varmış olmaktır. Gökyüzünde buzlu bir atmosferde arkasından alevler çıkararak kanat çırpacak dev bir kuşa binileceği için kendisini zaten yeterince güvensiz hissedebilecek birinin aklında yoktur terminal. Terminal sadece yolcuyu hedefe ulaştıracak araçtır. O yüzden orada bir aksama olmadıkça, bir sıkıntı çıkmadıkça aklımıza takılmaz varlığıyla terminal. Ancak uçağa biniş saatimizde aksama yaratacak ölçüde uzun kuyruklar varsa, arzuladığımız konforu bulamıyorsak, basit bir takım prosedürler uzun sürüyorsa, o zaman terminali hissederiz. Hele de bir güvenlik zafiyeti olumsuz bir sonuca yol açmışsa! Normal şartlar altında hissetmeyiz terminali. Ne yolculuğa ne de hayata ait olan bu parantezin bir an önce kapanmasını isteriz, sessiz sedasız, çarçabuk. O yüzden en iyi terminal kendini bir terminal olarak fark ettirmeyen terminaldir. Terminali yolculuğa değil yaşama sayması, yaşamın bildik bir parçası gibi algılayıp, tanıdığı ve sevdiği bir yaşam alanı olarak içinde gülümsemeyle ve huzurla dolaşabilmesi, biraz gazete okuyup güzel bir kahve içmesi, sevdikleriyle konuşması ve belki onlar için alışveriş yapabilmesidir aslolan.
İnsana bu hissi verebilen her terminal bir sihirbazdır. O sihirbazın arkasındaki altyapı ile hizmete şapka çıkarmak da bize düşer! Atatürk Havalimanı Dış Hatlar Terminali’ne hizmet veren her birey için çıkarılır o şapka.”